4 Mayıs 2013 Cumartesi

Komplo Teorisi

 04 Mayıs 2013               

Bize biçilen elbiseye göre bir vücut taşımamız istendiği için hafızamızın da çok güçlü olması, beynimizin iyi çalışması gibi tehlikelerin önüne geçmek amacıyla balık hafızalı bir millet olmamız isteniyor. Hadiseleri, insanları, dostu düşmanı çabuk unutan bir hafızaya...

Darülfünun hocalarından birine sormuşlar; “Hocam biz akşam yediğimiz yemeği unutuyoruz. Nasıl oluyor da size sorduğumuz sualin cevabının, hangi kütüphanedeki, hangi raftaki falanca kitabın filanca sayfasında bulursunuz diye cevap verebiliyorsunuz?” Hocanın cevabı çok mühim: “Evladım, biz Osmanlı terbiyesiyle yetiştirildik. Bize yolda giderken sağa sola bakmayı değil, önümüze bakmayı öğrettiler.”

Nasıl olup da böyle balık hafızalı olduğumuzu düşünürken bu hatıra aklıma geldi ve aradığım cevabı bulduğumu hissettim: Beynimiz bir şehir çöplüğü gibi ve biz içinde aradığımızı bulamıyoruz. Bir memurun masasındaki çöp kutusu olsa, çöplerin içinden yanlışlıkla oraya atılmış bir belgeyi, bilgiyi kolayca bulursunuz. Ama aradığımızı bulmak istediğimiz beynimiz o kadar büyük bir çöplük ki, içinde bir şeyler ararken ne aradığımızı da unutuyoruz.

Beynimize çok fazla bilgi; görüntü, ses, ışık, renk vesaire ile dolduruyor ve beynimizin bir noktaya; meselelere ve çözüm yollarını bulmaya odaklanmasını önlüyorlar. Bunu kim mi yapıyor? Evet, biz bize ne verilirse onu almaya meyilliyiz; bir sürü gereksiz malumata hamallık yapıyoruz. Doğru, lakin bize bunları sunan, bizi boş şeylerle uğraştıran, boş insanların saçma sapan ilgilerini, iğrenç ilişkilerini önümüze süren, fındıkkabuğunu bile doldurmayan konularla bizi meşgul edenlerin hiç mi suçu yok?

Yakın zaman öncesini hatırlayınız: İçte ve dışta meydana gelen gelişmeleri takip edip, gelecek hakkında birtakım fikirler yürütür, olması muhtemel hadiseler hakkında beyin idmanı yapardık. Hoş bu gibi çalışmalara da “Komplo Teorisi üretme” kulpu takıp aşağıladılar, küçümsediler ve beynimizi çalıştıran bu gibi zihin faaliyetlerini askıya aldırmayı başardılar sonunda. Artık koyunlar gibiyiz. Başımızdaki nereye giderse biz de onun peşinden, düşünmeden gidiyoruz. Artık Allah ne verirse. Yardan atlasa, atladığını görsek, bunun bizi ölüme götüreceğini bilsek, yine de arkasından gideceğiz. Nitekim gidiyoruz da.

Beynimizi gıdasız bıraktılar. Sağlıklı beslenme, düzgün yaşama, öğrenme, okuma, sohbetlerle geliştirme, fikrini rahatça ifade etme gibi imkânlardan mahrumuz. Önce bizi maişetle, karın tokluğuyla uğraştırıyorlardı. Fakir adamın yediği nedir ki? Beynine doğru dürüst bir güç gitmez. Fakir okuyamaz, gezemez, göremez. Kitap, dergi, gazete alacak parası yoktur, vesaire... Sonra bizi bu duruma alıştırdılar ama arpamızı da biraz arttırdılar. Bol bol borç verdiler, harcamamız için. Yöneticilerimiz-tüyü bitmemiş yetimlerin haklarından yedikleri zehir zıkkım olsun- hem milletin dişinden tırnağından arttırdığı paraları, hem de önümüze yensin diye sunulan yabancı paraları bir güzel yediler. Fakirlikten kurtulmayı, bize gösterilen yanlış örnekler gibi olabilme, onlar gibi yaşayabilme, gezebilme, yiyebilme, içebilme, arabalara binme, evlerde oturma olarak algıladık. Böylece millet olarak eskiye göre biraz daha maddi durumumuz iyi olmasına rağmen biz beynimizi çalıştırmamaya devam ettik. Hâlbuki gerçek zenginlik töreyi koruyarak bilgiye sahip olmaktan ibaretti.

Sıradan Türkler olarak biz, beynimize, kendimize ait ne verebilirdik ki? Türk Medeniyeti’ni öğreten okullarımız, dershanelerimiz, yayınevlerimiz, kitaplarımız, gazetelerimiz, radyolarımız, televizyonlarımız, sinemalarımız, filmlerimiz, tiyatrolarımız, sanatçılarımız, konser binalarımız, edebiyatçılarımız, müzisyenlerimiz ve sairimiz olmadı, olamadı. Paramız yoktu. Bu işlere ayırdıkları parayı, yabancı medeniyetlerin bizi kuşatmak istediği ürünlere verdiler. Türk kültürünü garip bıraktılar. Çocuklarımızı, kendimizin yetiştirmesine bırakmadılar. Doğru dürüst bir çocuk dergimiz bile olamadı. Bu şartlarda yabancı kültürler öyle şiddetli ve sistemli saldırdılar ki akıllara ziyandır: Biz atalarımızdan sözlü aktarma geleneği ile bize kadar gelebilen bir bilgi kırıntısını çocuklarımıza aktarmaya çalışırken, onlar milyon tane bilgiyi, belirttiğim çok çeşitli vasıtalarıyla, adeta kazıdılar. Ve böylece bir nesil yetişti ki sormayın:

Kendisini tanımaz; çünkü tarihini, dinini, medeniyetini, sanatını, mimarisini, edebiyatını... Bilmez. Milletini bilmeyen, atalarını tanımayan kendisini nasıl tanıyabilir?
 
Bencil ve saygısız; çünkü kendisine saygısı yok, millet kavramını ona kimse anlatmamış, Türk Milleti’nin dünyanın en büyük mirasını oluşturan ama bu zenginlikten habersiz olduğunu görmemiş. Böyle bir milletin ferdi olmakla övünememiş, şahsiyet bulamamış. Kendi milletinden çok başkalarını görmüş, duymuş, dinlemiş, hayran olmuş ve bu yüzden aşağılık duygusu içinde. Kendisini rüzgârın önünde sürüklenen bir yaprak gibi koyuvermiş; kendisini tanımıyor, kendisinden utanç duyuyor, kendisini dinlemiyor; Türk müziği dinlemiyor, kulağında başkalarının türküsü var. Kendi filmini seyretmiyor, zaten kendisini anlatan bir film de çevrilmiyor, vs. vs...

İşte bu nesil, emperyalistlerin, sömürgecilerin tam da yetiştirmek istedikleri bir nesildir: Sömürgeciler diyor ki: “Kendinden habersiz olsun, köksüz olsun, milletini sevmesin, dinini tanımasın, bencil olsun. Ufak tefek yaraları olsun ki istediğimiz zaman kanatabilelim.. Bize hayranlık duysun, bizsiz hiçbir şey yapamayacağını düşünsün. Biz böyle bir nesli istediğimiz gibi böler, parçalar, yutarız. Kendinden, milletinden uzak olsu da kafası ne kadar karışık olursa olsun, hiç önemli değil. Zaten kafasının çalışması da gerekmiyor. Kafası çalışanlarının en iyilerini uygulattığımız eğitim sistemiyle seçip, alıp götürüyoruz. İşimize yarayanları elimizde tutar, kendimize hizmet ettiririz. Yaramayanları da onları yönetmek için ülkelerine göndeririz, bizim adımıza onları yönetirler. Biz onları yönetiriz. Besleriz, semizletir, güzelce sağarız. Etini sütünü, sakatatını, tüyünü, tırnağını... sonuna kadar değerlendiririz. Fazla sağlıklı olmaları gerekmiyor; sigara, alkol, uyuşturucu, kumar bizim silahlarımızdır. Yaşadığı topraklarda ne kadar yerüstü, yer altı zenginliği varsa biz el koyarız. Gelir getiren şirketlerini, bankalarını satın alırız. Olmadı, batırırız. Madenlerine el koyarız. Petrolünü akıtırız, akıtamazsak betonlarız. Olmadı mı onları birbiriyle kapıştırıp silah sanayimizi güçlendiririz. Hiçbir şey yapamasak, filmimizi, müziğimizi, markalarımızı, ‘dilimizi’ satar, yine biz güçlü kalmaya, dünya üzerinde istediğimiz yerde, istediğimiz yöneticiyi satın alıp istediklerimizi yaptırmaya devam ederiz. Ekonomik dalgalanmalarla üç beş yılda biriktirdikleri paralara el koyarız. İstediğimiz zaman terör örgütlerini onların başına musallat ederiz.Narkotik şebekelerini, ilaç ağlarını elimizde tuttuğumuz sürece, gıdalarında oynayabildiğimiz, hastalıklarını arttırabildiğimiz, nesillerini kendi nüfusumuza geçirebildiğimiz, geçiremediklerimizi mankurtlaştırdığımız oranda bizim gemimiz yürür arkadaş!” Böyle diyorlar sömürgeciler ve emin olun halimize bakıp Yeşilçam filmlerindeki ayılar gibi def çalıp, göbek atıyorlar.

Peki, bu arada Türk Milleti ne yapıyor? Beynine gece gündüz doldurulan lüzumsuz bilgileri ayıklayıp asıl meseleye odaklanabiliyor mu? Durum tespiti yapıp, olmakta ve olabilecek olanlar üzerine fikir yürütebiliyor mu? Görünen o ki sadece küfredebiliyor.

“Türkiye bölünecek!” diyenler var.
“Bölünmeyecek, iyi olacak!” diyenler var.

 “Bölünecek” diyenler, bölünmenin hangi esaslara dayanarak gerçekleştirileceğini, hangi aşamaları geçip bu noktaya gelindiğini takip edebildiler mi? Kimler tarafından, nasıl gerçekleşeceğini tahmin edebiliyorlar mı? Peki bu meselenin hal yolu nedir?

“Bölünmeyecek” diyenler, bir yandan buna kendileri de inanmaz, ABD, AB ve Apo itinin borazanlığını yaptıklarını bilmiyorlar mı? Biliyorlarsa “Yahu bizim milletimizin bundan ne menfaati var?” diye sormuyorlar mı? Sömürgecilerin arzularını yerine getirdiklerini görmüyorlar mı? Eğer kanları bozuk değilse bu yaptıklarının açıklaması nedir? Neden ağızlarında gevelediklerini millete anlatamıyorlar?

Öte yandan, hem bölücülerin, hem de bölünmeye karşı olanların, neden millete mal olabilen sağlıklı açıklamaları yok? Süreç diye bir zırva tutturmuş olan iktidar ve ona koşulan yerli yabancı şebekeler kamuoyunu gereksiz yere oyalıyorlar. Yok ayran, yok çayran. Nedir bu kepazelik? Bunu yapanların koca koca adamlar olması sizi de iğrendirmiyor mu? Bu şer ittifakına karşı durmak isteyenler neden ne yapacaklarını hâlâ bilemez durumdalar? Memlekette adam mı yok? Bence asıl mesele yukardan beri bahsettiğim ‘beynimizin çöplüğe çevrilmesi’ meselesidir.

Hasılı kelam, zihnimizi çalıştırmalı, dikkatimizi en önemli meseleye verip bunun çözüm yollarına odaklanmalıyız. Hem ayağındaki futbol topu ile koşup, hem de seyircilerdin arasındaki en güzel kızı takip edeceksin, böyle şey olmaz. Milletini sevenler, bilgi, ses, görüntü, gürültü..ileti bombardımanı altında olduklarını bilip sığınaklara koşmalıdır. Sığınaklar bellidir. İlgilerini tekleştirip mevcut duruma odaklansınlar. Çözüm düşünsünler. Birleşsinler. Teoriler kurup, stratejiler üretip mevcut komploları boşa çıkarsınlar. Tarihin en büyük dönemecinde ırmaklar geçilirken at arayıp, binici değiştirmeye kalkmasınlar. Yapabiliyorlarsa biniciye yol göstersinler. Yoksa bu sel, atı da biniciyi de sağlam durmazsa yutacak gibi görünüyor..

Yalnız çok ciddi bir tehlike var: Samimi olarak çözüm üretmek maksadıyla üretilen komplo teorilerinin de elde edilip, üretenlere karşı kullanılması da söz konusudur. Onun için, “...yakında bunlar şunu da yapar!” şeklinde teoriler üretmesinler. Zira samimiyetle ve safça söyledikleri şeyleri de gerçekleştiriveriyor bu Türk ve İslâm düşmanları, Son Haçlı Seferi askerleri, vatan hainleri, onun bunun çocukları...


Sözüm size, bize, hepimize...

26 Mart 2013 Salı

Destan ve Kahramanlık

26 Mart 2013     

Bekir Coşkun’un bugünkü yazısının başlığı Zaferden Zafere. İki ne idüğü belirsiz kavramla başlatılan zırvaların Türk milletine nasıl zafer diye yutturulduğunu çok güzel özetlemiş. Hiç kimsenin ilk bakışta olumsuz bakmayacağı bir kavram olan “Çözüm” muhtevası belli olmayan bir kavram. “Süreç” de bir o kadar karışık bir kavram. Arı kovanından bal alınırken yapılan tütsüleme gibi milletin üzerine nasıl zehirli bir tütsü sıkıldığını anlatmış anlayana.

21 Mart 2013 tarihi Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin dönüm noktasıdır. Türkiye Cumhuriyeti için geri sayım başlamış bulunuyor. Türkiye bir hastalıklı caninin önünde diz çöktürülmüş ve bu millete zafer diye yutturulmuştur. Hemen arkasından bu zaferi destekleyecek gösteri zaferleri başlatılmıştır. İsrail özrü, Gazze Ablukası vb. Okumayan, düşünmeyen bir toplum olduğumuz için de kolaylıkla güneş balçıkla sıvanmaktadır. “Çözüm Süreci” denilen bir duman perdesi altında yenen herzelerin haddi hesabı yoktur. Irak Savaşı için ABD’nin 20 yıl hazırlık yaptığını duymuşsunuzdur. Türkiye’nin bugünlere getirilmesi için de 1940’lı yıllardan beri çalışılmaktaydı. Bin bir koldan yürütülen sinsi faaliyetler amacına ulaşmıştır.

Gelinen noktayı anlamadan çözüm üretmek mümkün olamayacağına göre ne yapılmalıdır? Mevcut durumu anlamaya fırsat bırakmadan yüzlerce koldan yeni herzeler yenmekte, bunları tahlil edip kamuoyuna anlatamadan yüzlercesi daha önümüze konulmaktadır. Bence meselenin püf noktası da buradadır. Ben kendi adıma kolay bir yöntem buldum. Bunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Önüme çıkan her ne olursa olsun ona bir Türk ve Müslüman olarak bakmaya, görmeye çalışıyorum. Eğer milletime (ki bu milletin içinde Kürtler de var) ve dinime mugayir bir durum varsa derhal bunu milletime anlatmaya çalışıyorum. Milletimin ve dinimin aleyhine olanları da söylediklerinden değil yaptıklarından, ettiklerinden çıkarmaya çalışıyorum. Ölçüm şu: “Batıl hemişe batıl ve bihudedir veli / Müşgül odur ki sureti hakdan zuhur ede!”

Sözgelimi Fethullah Gülen’in gazetesinin 15 Mart 2013 günkü manşeti: “Waşhington’daki Türkî kurultayında dostluk mesajı”, alt başlığı da şöyle idi: “...Amerikalı, Türk ve Türkî siyasetçilerin, konuşmalarında barış ve dostluk mesajları öne çıktı.” Yazı görünüşte çok güzel. Türkler dünyayı tutmuş sanırsınız. Ama işin aslı öyle değil. Manşette ve yazıda yer alan Türk ile Türkî kelimelerinin farkını, bu manşeti atan genel yayın müdürünün bilmemesi mümkün mü? Tam bir hinlik var burada. Üstelik yazıda Türk Amerikan Derneği adı “Türkî-Amerikan İttifakı (TAA)”  olarak değiştirilmiş; Türk, Türkî yapılmış. Ne var bunda demeyin sakın. Yine aynı gün, aynı gazetenin Cuma ekinin manşetini; “Çanakkale Geçilmez Gezilir” ele alalım. Burada, sureti haktan görünen ince bir dalga geçme hissetmez misiniz? Çanakkale geçilir öyle mi? Bu manşeti atanın beyninin hücrelerindeki samimiyetten şüphe ederim. Manşetin hemen altındaki “Hem Cami Hem Cemevi” başlıklı yazıyı görünce insan: “Ne güzel” der, değil mi? Hayır, o başlıkta birliğimize bütünlüğümüze hizmetten çok yaralarımızı kaşımaya, kanatmaya devam eden hain bir el görüyorum ben. Manşetin yanındaki yazı da çok önemli: “Namaz Destanı” başlıklı yazısında bir zibidinin, Fethullah Gülen’le kılınan bir namazı “Ve orada her namazda kulluk adına adeta bir destan yazılıyor” diye anlatmasını hangi Müslüman kabullenebilir? Görünüşte kılınan namaz övülüyor. Ama gerçekte Fethonun tanrılaştırılması söz konusu; Kıldığımız namazın kıymetini takdir edecek olan Allah’tır. Biz hangi köpeğiz ki bu seviyeden hüküm verebiliyoruz?

Bu ve bunun gibi sis perdeleri altında Türk Milleti’ne “Türk kaşığıyla ecnebi herzesi yedirilmektedir. Türk ve Müslüman gözükenlerin bu millete daha ne kadar zulmedecekleri, milletin azim ve kararına bağlıdır. Önümüzdeki en büyük kepazelik de “Akil Adamlar” meselesidir. Bir de bu sakil adamları BDP’nin talebi doğrultusunda meclise onaylatırlar mı, onaylatırlar. O zaman kepazeliği gör. Süreç ne belli değil. Çözüm nasıl olacak belli değil. Akil adamların aklının nerden geldiği belli değil. Millet uyuyor mu uyumuyor mu, o da belli değil. Hiç olmazsa biz sözümüzü söylemeye devam edelim de günah bizden gitsin. Nasıl olsa bir gün akla kara, destanla paçavra, kahramanlıkla şeytanlık ortaya çıkacaktır.


Sözüm size, bize, hepimize.

21 Ocak 2013 Pazartesi

Hilalin İki Ucu

     

21 Ocak 2013    
           
Hatırlayamadığımız, anlatamadığımız bir rüya mı, yoksa acı bir gerçek mi?
Belki bugün Endülüs’ün tasavvuruna sahip olmayışımızdan kaynaklanan; dost gibi görünenlerin aslında fırsatını bulduklarında, hoşgörümüzü nasıl istismar edeceklerinin de yaşandığı bugünkü Türkiye’mizin gerçeğini anlamamıza yardımcı olabilecek tarihsel bir süreç...

HİLALİN İKİ UCU

Endülüs aşk demek, Endülüs medeniyet. Kaynağını, gücünü aşktan alan, insanlığın ulaştığı müstesna bir medeniyetin zirvesi. İber yarımadasında, bugünkü İspanya ve Portekiz’i içine alan bölge’de Müslümanların kurduğu yüksek bir medeniyetin adı. Endülüs gerçek bir zirve...
İfratla tefrit arasındaki insanoğlu İslâm’la müşerref olduktan sonra aydınlandı. Bu aydınlık, dalga dalga dünyaya yayıldı. Endülüs, ilimde, sanatta, edebiyatta, felsefede olağan üstü bir yerde. Bugün bile ışığını görebilecek, seviyesini anlayabilecek durumda değiliz. Her ırk, dil, din ve cinsteki insanın ulaştığı sınırsız hürriyetin beşiği. Herkes birbirine saygılı; tabir caizse kurtla kuzu yan yana. Konuşuyor, tartışıyor, üretiyor, yazıyor, çiziyor; eser meydana getiriyor. Hoşgörünün ve daha birçok şeyin zirvesi...
O zirve bize neden uzak? Neyi unuttuk, yahut hatırlamak istemiyoruz? Gemileri yaktıran o müthiş kumandanı, Tarık Bin Ziyad’ın hatırası hâlâ hafızalarımızda tazeliğini korurken? Nedendir Endülüs’ün ülkemizde pek bilinmemesi? Önümüze çekilen perdeler mi, yoksa hatırlamak istemediğimiz faciaları unutmak için biz mi sırtımızı döndük ona? Hâlbuki yönümüz hep batıya idi...
Endülüs sayesinde ilim, sanat, felsefe ve sanatla tanışmıştı Avrupa...
Ama her şeyin bir zevali ve sınırı var. Hoşgörünün de. Güçlü iken takip etmeniz gereken siyaset hoşgörü değil! Ancak zayıflar hoşgörüden istifade eder. Endülüs, gücünün zirvesinde ve bunları aklına bile getirmiyor. Gün gelip devran dönünce bu hoşgörünün cezasını çekecek. Tıpkı Bosna gibi. Milyonlarca Müslüman öldürülecek, yok edilecek, binlercesinin ırzına geçilecek, milyonlarcası zorla Hıristiyan yapılacak. Binlerce Müslüman ve Yahudi Büyük Osmanlı’ya sığınarak canını kurtarabilecek.
 Endülüs zulmün son kertesi.  Endülüs kıpkızıl bir kan deryası. Endülüs Engizisyon. Endülüs vahşet. Endülüs, hani şu sakız gibi çiğnenen o kelimenin, soykırımın daniskası. Dünya dünya olalı böyle bir vahşet yaşamadı. İnşallah yaşamayacak da...
Endülüs’te İslâm var. Endülüsler, Osmanlı; Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler var.
Endülüs’te aşk var.
Endülüs estetik...
Endülüs felsefe...
Endülüs tasavvuf...
Endülüs, sanat, edebiyat, şiir demek... Ve özellikle mimari; şehirler, saraylar, bahçeler, camiler demek. O bahçeler ki on asır öncesinde, daha elektrik icat edilmemişken gündüz gibi aydınlatılmıştı...
Endülüs, yüksek bir medeniyete hasretin adı.
Endülüs hazin bir hikâye. Acı hatıralarından dolayı unutmak istediğimiz bir roman külliyatı...
Endülüs, Müslümanların kendisine yapılanları unutma saflığının en açık belgesi.
Endülüs’te hazin hikâyeler var. Yazılmamış destanlar var.
 Endülüs, Üzülme! Dünya Durdukça Hatırlanacaksın!
 İşte yüzyıllardır ihmal edilmiş, usta kalemlerce yazılmayı bekleyen Endülüs’ün yazılmamış destanlarından biri yazıldı. Mine Sultan Ünver[1], “Hilalin İki Ucu/Osmanlı Endülüs’te” adlı romanını yazdı.[2] Artık Endülüs bize o kadar da uzak değil. Hilal’in İki İcu’nda her yönüyle Endülüs var. Mine Sultan Ünver, son romanında, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Endülüs Müslümanlarıyla temasa geçerek Hilal’in iki ucunu, Müslümanları birleştirme amacıyla İber yarımadasına, İspanya’ya gönderdiği kahramanların çarpıcı hikâyesini anlatıyor. Hem de muhteşem bir üslupla. Ciddi bir araştırma sonunda müthiş bir duygu seli ile yazılmış bu roman.
 Üzerinde durulması gereken önemli bir husus var, o da şudur: Tarihin zaferlerle dolu şanlı sayfaları yazmak kolaydır. Zor olan, mağlubiyetlerin, büyük acıların, göçlerin yaşandığı dönemleri yazmaktır. Endülüs tarihte böyle bir karanlık sayfadır. Balkan Savaşları ve Felaketi böyledir. Karanlık bir dönem, kırmadan, dökmeden; ümitsizlik vermeden ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Mine hanım bunu başarmıştır.
Endülüs, bütün ihtişamı ve estetiği ile romanda karşımıza çıkıyor; Deliormanlı Poyraz, Endülüslü Ali Asar, İmam Nasr Fakih, Arslan Bey, Reisü’l-Küttüp Eyüp Efendi, Fatih Sultan Mehmet, Amber, Gerenimo, Pinhan, Serdar Han gibi roman kahramanlarının üzerinden gözümüzde canlandırılıyor. Kitap çok sade ve güzel bir Türkçe ile yazılmış. Her satırında Endülüs’ü yaşıyor insan. Endülüs’ün yıkılışını özetleyen şu ibret dolu satırlar da romandan:
 “Abdullah Es-Sağir, Gırnata’nın anahtarını Ferdinand ile İzabel’e teslim edip Fas’a doğru yola çıkarken, İspanyolların ‘Arabın son nefesini verdiği yer’ ya da ‘Gözyaşı Tepesi” dedikleri tepeden son bir kez Gırnata’ya bakıp ağladı. Validesi Aişe o vakit oğluna, ‘Ağla! Ağla! Eğer erkekler gibi mertçe savaşsaydın, şimdi kadınlar gibi ağlamazdın...’ deyince son melik, annesine şöyle karşılık verdi, ‘Ey validem! Bu felaketlerin benim ve halkımın başına gelmesine birinci sebep sen iken şimdi beni ayıplıyorsun. Vallahi evvelce senin böyle söyleyeceğini bilseydim, cesedimi Gırnata toprağında bırakıncaya kadar savaşırdım...’ ”
Osmanlı gibi İslâm medeniyetinin zirvelerinden biri olan Endülüs’ü, Türk İslâm medeniyetini bir daha yıkılmayacak şekilde inşa etmek ve gelecek nesillere bırakmak için yakından tanımamız, düşünmemiz, hayal etmemiz lazım. Hilalin İki Ucu, Endülüs’ün, Güney Türkistan’ın (Afganistan), Arabistan’ın, Irak’ın, Suriye’nin akıbetine uğramamak için ibret dolu sayfalar sunuyor bize.
 “Hilal’in İki Ucu” gibi nefis bir roman yazdığı için Mine Sultan Ünver sağ olsun. Allah, kalemine yazılmamış nice romanlarımızı yazması için kuvvet versin, diyoruz.

[1] Nar-ı Aşk, Sultan’ın Rüyası romanlarının ve Aşk-ı Muhammed (Ekrem Altıntepe ile birlikte) kitabının aynı zamanda minyatür sanatçısı yazarı.
[2] Mine Sultan Ünver, Hilalin İki Ucu, İstanbul, Timaş Yayınevi, 2012, 224 sf.


21 Kasım 2012 Çarşamba

"Öyle Bir Geçer Zaman ki" Rezaleti

      
21 Kasım 2012               

Bugün Facebook'ta dikkat çeken bir feryat okudum. "Öyle bir geçer zaman ki" adlı dizinin dün gece gösterilen 90. bölümü ile ilgiliydi. Dizide bir ülkücü tarafından bir solcunun öldürülmesi olayının anlatılma biçimine bir isyan vardı: "Yine bir dizi, Yine garip bir çocuğu öldüren faşist ülkücüler, Yine masum solcular... Bu kadar şerefsizlik olmaz! Bu nasıl bir kin, bu nasıl bir kuyruk acısı? Madem bu kadar masumdunuz, babamın onca arkadaşını öldüren kimdi? Utanır insan! Biraz kendinden utanır, hala o zamanı yaşayanlar var! Unutmayanlar var! Bu kadar şerefsizlik olmaz! Memleketin durumu ne bunların hala derdi ne!"

Bu isyan gerçekten haklıdır ve bu dizi 90 bölümdür aynı şeyi yapıyor: Solcular, devrimciler cici, ülkücüler tu kaka; aşağılık insanlardır, diyor. Aynı yapımcının çektiği diğer dizilerde de tıpkı benzer unsurlar vardır: Türkler kaka, azınlıklar, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler cicidir. Birçok televizyon dizisinde, sinema filminde, gazete yazısında -biraz dikkatli bakarsanız- buna benzer tutumları elinizle koymuş gibi bulursunuz. Peki, bütün bunu neden yapıyorlar?

Meseleye şöyle bir bakalım; Bu dönemin yöneticilerinin, İslamcı geçinenlerin önemli özelliklerinden biri her kurumda ve alanda sağcılardan çok marksistlerle, solcularla, daha doğrusu solcu geçinen bölücü azınlıklarla çalışmasıdır. Bu yüzden besleme basında da solcular (solcu geçinen bölücü azınlık mensupları) her zaman olduğu gibi gayet güzel yer bulabiliyor. Bunlar geçmişten gelen alışkanlıklarını sürdürüyorlar. Başladıkları işi sürdürüyorlar. Bu, Türk'e Türk'ü aşağılık, ezik, şahsiyetsiz, kültürsüz, sanatsız, ilimsiz, irfansız, cahil, pis.. gösterme ve bilinçaltına bunları yerleştirme çalışmasıdır. Bu çalışmanın amacı aşağılık duygusuna sahip, şahsiyetsiz, kolay sömürülebilir bir topluluk oluşturmaktır. Bu amaçlarına erişmek üzerelerken karşılarına ülkücüler çıkmış, Türk Milleti'nin büyük bir millet olduğu, ilimde, sanatta, uygarlıkta dünyaya çok hizmet ettiğini, gelecek nesillerin kendisine güvenmesi ve çalışması halinde yine insanlığa yapabileceği büyük hizmetler olduğunu söylemişler ve takdir görmüşlerdir. Bunun üzerine Türk Milleti için yürütülen karalama, aşağılama çalışmalarında kullanılan silahlar ülkücülere yöneltilmiştir.

Ülkücülerle ilgili derin görüntü(imaj) çalışmasının kökleri çok eskilere dayanır. Eli kanlı, sarkık bıyıklı ülkücü tipi gazetelerde, televizyonlarda, kitaplarda o kadar çok işlenmiştir ki çoğu insan ülkücüleri tanıdığı zaman onların ülkücü olduğuna inanamamıştır. (Bu durum Türkleri ilk defa yakından tanıyan yabancılar için de geçerlidir.) Türk Basınında(!) genellikle sağcılar (ki kastedilen hep ülkücülerdir) veya ülkücüler silik, geri zekâlı, kılıksız, beyinsiz, duygusuz, davası belirsiz kuklalar olarak, solcular ise yakışıklı, bakımlı, duygulu, davaları haklı bireyler olarak gösterilir. (Ülkücü kelimesi yerine Türk, solcu kelimesi yerine de yabancı kelimelerini koyarak bu cümleyi yeniden kurabilirsiniz.) Bu ise insanın tabiatına aykırı bir durumdur. Fikirler ve ideolojiler insanı iyiye veya kötüye yönlendirebilir ama çirkinleştirmez. Güzellik, çirkinlik Allah vergisidir. Her iyide bir eksik taraf, her kötüde de bulunabilecek güzel taraf vardır. Aslolan insandır çünkü. Biraz akıllı solcular, sağcı veya solcu her insanın aynı derecede güzel, iyi niyetli, masum veya suçlu olabileceğini bilirler.

Bu ve benzer dizilerde solcularca değil, Türk'e düşman bölücü azınlıklarca sol kullanılarak yapılan bir saldırı vardır. Yapılmak istenen bir dönemi, masum solcuları vesaire anlatmak değil, Türk Milletinin geleceği için sığınabileceği tek yer olan ülkücülüğü aşağılamak ve beyinlere, bilinçaltına bunu yerleştirmektir. Dizinin solcu çalışanları olabilir, kuyruk acıları da olabilir; ama esas kuyruk acısı olan bu ve bu tür filmlerin yapımcıları olan bölücü azınlıklardır. Onların Türk Milletinden ve ülkücülerden almak istedikleri intikam vardır. Bu dizi ve benzerlerinin yapımcıları, yaptıkları bütün filmlerde suyun öte yanını, Salkım Hanım'ın Taneleri'ni, Türkiye'yi parçalamak isteyen Ermeni, Rum, Yahudi azınlıkların örtülü örtüsüz tellallığını yapmaktadır. (Bu ülkeyi seven ve ona bağlı azınlıklarımız herkes bilir ki her zaman baş tacı olmuştur; milleti sadıka olmuştur.) 

Yazının başında sözünü ettiğim isyana yine Facebook'tan verilen bir cevap var: "Tabii bütün bu isyanlara verilecek tek cevap var ve biz bu haksızlıkları sadece birbirimize söyleyebiliyoruz. Sanat ve edebiyat alanında sahneleri doldurmazsak bu kızgınlıklarımız ve hayıflanmalarımız hep devam edecek maalesef. Çıksın bir destekçi o yıllardan kesitler sunan Ülkücü romanları deneyimli profesyonel bir ekibe filim yaptırsın, dizi yaptırsın, yatırdığı paradan fazlasını kazansın. Çıksın biri, bu kabil filim ve diziler için Senaryo Yarışması açsın, uzmanlar senaryo seçsin, ünlü yönetmenler yönetsin, usta oyuncular sahnelesin.. Yatırdığı paradan fazlasını geri alsın, benzer yeni yatırımlarda kullansın.." Bu dileklere katılmamak elde değil. Başka türlü Türk Milleti'ne ve Ülkücülere yapılan saldırılara karşı koymak mümkün değildir vesselam.


Sözüm size, bize, hepimize...

19 Kasım 2012 Pazartesi

TRT Kütüphanesi Aslına Rücû Ediyor!

 19 Kasım 2012                  

Bilginin kitaplar yerine, internet üzerinden yayıldığı bir yüzyıldan merhaba!
Türkiye’de yılda kırk bin kitap basılsa, sayı her yıl artarak devam etse de, bunun bir önemi yok. Elimizin altında internet var ya, lekeleri zahmetsizce çıkartır, aradığımız tertemiz bilgiye kavuşuruz. Tabi küresel güçlerin öğrenmemizi istediği kadarıyla.
Kitapların saklanmasına ne hacet. Arama motoru emrinize amadedir efendim!
Size istediğinizi şıp diye buluruz.
“Kütüphaneler hacmi itibariyle çok yer kaplıyor. Onları bir tasnif edelim. Elektronik ortama atalım. Binlerce kitap bin metrekare yer işgal ediyor. Trt kurumunda da böyle bir kütüphane var. Tam da olma-ma-sı gereken yerde Eğitim Dairesi Başkanlığı katında! O alan lâzım! Stüdyo yaparız, belki eğitim salonları açarız.”  Bunlar için TRT yerleşkesinde başka boş arazi yok. İlle de kütüphane!
Türkiye Cumhuriyeti’nin sayılı kurum kütüphanelerinden, TRT Kurumu’nun yazılı hafızasını da içinde barındıran bir yapı… Kitap… Dergi… Gazete... Çok kıymetli bir arşiv. Dört duyumuzla algılayabildiğimiz bilgi. Gördüğümüz, elimizde tutabildiğimiz;  ağırlığı olan bir malzeme, sayfaları çevirdikçe burnumuza gelen mürekkep ve cilt kokusu. Yazılan eserleri gördükçe, insanı üretmeye iten bir mekân. Derin sessizlik… Bölünmesine ancak senin izin vereceğin bir okuryazar buluşması… Saygıyla okunmayı bekleyen nice roman,  tarih, araştırma, bilimsel ve mesleki metin…
Bütün kitapları dolduracak bir yer bulundu nihayet: TRT Artistik Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın ek binasındaki bir depo; ağaçların, suntaların, aksesuarların bulunduğu,  televizyon dekorlarının üretildiği;  bir nevi marangozhane!  Kitaplar hammaddesiyle aynı yerde, kitaplar aslına rücû ediyor…
Gözden ırak, gönülden ırakta. Ana binada asıl yararlanacak olan yapımcı, haberci ve çalışanlardan uzakta, garip kalacak bir kütüphane…
“Zaten giden de yok ki, araştırmak isteyen herkesin odasında bir bilgisayar var!”  Sözleri en sık duyulacak savunma.
 Bugünlerde ne kadar çok güveniliyor teknolojiye. Oysa her şey 0 ile 1 arasında. Birileri isterse bilgi var; “ kaldırın, öğrenilmesin” denildiği anda yok. Teknoloji kimin elindeyse bilgi de onların istedikleri şekliyle karşımıza gelecek. Olmadı bu iş bir virüse bakar! Al sana sonsuz bilgi… Bu arada, elimizdeki kitaplardan da olduk. Bir ortaçağ karanlığı arkasına bağlanır bu işin.
Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanı aklıma geliyor. Ortaçağ İtalya’sında bir manastır. Yetkili rahip dışında hiç kimsenin girmesine izin verilmeyen bir kütüphane. Okunması istenmeyen, saklanan, kimsenin haberdar olmadığı gizli kitaplar, girilmesi yasaklanan bölümler,  esrarengiz bir şekilde ölen rahipler… Kitapların okunması yerine, yanmasına göz yuman katı düşünce.
TRT’ deki durumun bir benzeri Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü’nde de yaşanıyor. Kitaplık dağıtılıyor. Kitaplar çuvallara konuyor ve gönderileceği yerleri bekliyor. Nasıl olsa arkasına düşen olmayacak eskilerin. Zaten yeni teknoloji var! Artık kitapların hükmü yok. 
Kütüphanelerin, eğitimin ana üssü olduğu nedense akıllara hiç gelmiyor!
İki kurum, iki zengin kütüphane, küçük bir yer değişikliği;  büyük bir kayıp.

İlk çağlarda Babil Kitaplığı’nın sonra İskenderiye Kütüphanesi’nin,  yakınlarda Saraybosna ve Bağdat Kütüphanelerinin egemen olan güçler eliyle yakılarak yok edilmesi, bilgiye ve birikime yapılan saldırılar. Bunun – yakılma şeklinde olmasa da ortadan kaldırma isteğindeki benzerlik anlamında-  ardılları bugün küçük ölçekte TRT’de, yarın fırsat olursa Milli Kütüphane’de…  Bir uygarlığı yıpratmanın en kolay yolu; ortak hafızanın ürettiklerini yok etmekten veya usulca göz önünden kaldırmaktan geçiyor galiba…
Bir gün gelecek, bilişim çağı bitecek. İnternet Havuzu tek bir kaynaktan gelen bilgiyle dolacak. Bilginin karşılıklı paylaşılması ve çoğalması diye algılayıp, sonuna kadar kucakladığımız internet; kafamıza tek bir taraftan gelen bildiriler dağıtacak. Bugün her yazıya, görsele anında ulaşıyoruz dediklerimiz, erişilmez olacak.
 İşte o zaman tozlu kitapları arayacağız… 

“Gülün Adı” neydi? Aklına gelen var mı?

6 Eylül 2012 Perşembe

Afyonkarahisar Sabotaj mı?

06 Eylül 2012

ABD Türkiye'nin Suriye'ye girmesini istiyordu. BOP Eşbaşkanlığı'na da bu konuda her türlü baskıyı uyguluyordu. Buna rağmen Türkiye'de bir isteksizlik, iflas eden sıfır sorun siyasetine gönüllü gönülsüz/mecburi bir devam ediş gözleniyordu. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyıktı çünkü. 

ABD'de yapılan bir savaş oyununda Türkiye Suriye'ye girmezse içeride büyük bombalamalar yapılması konuşulmuştu. Gaziantep'teki bombalama olayı bu savaş oyunu haberinin doğruluğunu gösteriyordu. (PKK halen bu olayı üstlenmemeye devam ediyor.) Yine Şemdinli ve Beytüşşebap'daki devlete yönelik saldırıların arkasında sadece PKK'nın olmadığı çok açıktı. 

Türkiye hâlâ Suriye'ye girmemek için ayak diremeye devam ettiği için mi Çuvalcı CİA Başkanı ve ekibi (Bu ekip daha önce Gül ile de görüşmüştü[1]) yeniden Türkiye'yi sıkıştırmak için mi ülkemize geldi, bilmiyoruz. Bu ziyaret öncesinde dikkat çekici bir haber internete düştü: Güncel Meydan sitesindeki bir haber yazıya göre de Cumhurbaşkanı Gül zehirlenmişti ve olayın üstü örtülüyordu.[2] (Bu hadise Türkiye içi iktidar çatışmalarının sonucundan çok dünya iktidarı çatışmalarının bir sonucu olabilir mi, hadise doğrulanmadığı için bir şey söylemek mümkün değil!) 

Bu gelişmelerin hemen akabinde meydana gelen Afyonkarahisar mühimmat deposu patlamaları kafaları iyice karıştırmış durumda. Kaybettiğimiz 25 vatan evladı ise ciğerimizi deldi. Ağır yaralılarımız var. Şehitlerimize rahmet, yaralılarımıza Allah'tan acil şifalar diliyorum. Gece ilk yapılan açıklamalar el bombalarıyla ilgili bölümde bir sayım veya tasnif sırasında bu patlamaların olduğu yönünde idi. Yapılan açıklamalarda Genelkurmay 'bilinmeyen bir nedenle' vurgusunu yaparken Bakan Veysel Eroğlu 25 askerin şehit olduğu patlamayı "kaza" olarak duyurdu. CNN Türk'teki canlı yayında konuşan Emekli Tuğgeneral Haldun Solmaztürk bu olayın kaza olmasının mümkün olmadığını iddia etti. Bakan Veysel Eroğlu'nun açıklamasını sert bir dille eleştiren general, işin içinde bir bit yeniği olduğunu düşünüyor. Generalin canlı yayında ortaya koyduğu çarpıcı sorular kesinlikle yanıtlanması gereken veriler içeriyor.

Emekli Tümgeneral Haldun Solmaztürk, şu şok iddiaları dillendirdi;
*Bu kaza olabilir mi? Kaza olma ihtimali olmama ihtimaline karşı çok düşük. Çünkü askeri mühimmat darbelere dirençli imal edilir. Bunlar sandıklar içindedir. El bombaları tek taşınmaz, sandıklar içindedir.
*Bu mühimmat düşmekle patlamaz.

*El bombaları fünye ve bomba ayrı olarak bulunur. Patlaması için fünye ile bombanın birleştirilmesi gerekir. Bunlar ambalajlar içindedir. Haliyle böyle bir patlama olmaz. Kazaysa bu akıl almaz bir kaza...
*Açıkça söylüyorum 21.15'te bu patlamanın, kabul edilebilir bir tarafı yok. O saatte sayım olmaz. Bunu hiçbir asker kabul edemez. Savaşın ortasında değiliz ki, neden gece yapalım bunu. Şırnak'ta olsa çatışma varken olsa anlarım. Ama Afyon'dasınız. Gece görüş koşulları bu kadar sınırlı. Bunun hiçbir açıklaması yok.

*Burası en üst düzeydeki depodur. Sadece uzmanlar bulunur. Er bulunmaz.
*Sıradan herhangi bir asker bile bu saatte 21.15'te bunun yapılmayacağını bilir. Çünkü gece burada suni aydınlatma yapmak gerekir. Savaşın içinde değilken acil olarak niye gece sayım yapılsın.
*25 şehit var. Gece, karanlıkta, dar bir alanda 25 asker bir aradaysa buna kaza denemez.
Bu kadar sayıda insan gece mühimmat elden geçiriyorsa bunun kabulü mümkün değil.
*Kaza mı değil mi? PKK yapmadı diyemeyiz tıpkı kaza değil diyemeyeceğimiz gibi.
[3]

Gerçekten de hiçbir depo veya herhangi bir yerdeki sayımda 50 kişi olmaz! Hiçbir mühimmat deposuna 16.30’dan sonra savaş hali veya taarruz hariç, girilmez.. Depolanmış el bombasının patlama riski sıfırdır. 

Bu sabah görüldü ki durum çok daha vahim. Bir kilometrelik alana yayılan top mermileri, mayınlar ve benzeri malzemeler var. 

Peki, Türkiye'nin Suriye'ye girmesi için baskı oluşturacak Gaziantep'ten daha büyük bir olay olması gerekiyordu. Bu da Afyonda yapıldı diyebilir miyiz? El-cevap: Evet! Bu durumda Afyonkarahisar hadisesi bir sabotajdır ve arkasında ABD (onun da patronu İngiltere) vardır. (Cumhurbaşkanı’nın zehirlenmesi de, BOP Eşbaşkanlığı’na yapılan baskı sürecine Gül’ün yeterince katılmayıp, Suriye’ye girme hususunda hükümet üzerinde fazlaca bir baskı oluşturmamasıyla ilgili olabilir.) Peki, açıklamalar niye böyle? Çünkü devletler, kendilerine yapılan saldırıda devlet adı zikrettiğinde bu savaş sebebi olacaktır. (Mesela Suriye yakınlarında düşen uçağımız meselesinde Başbakan erken ve gereksiz konuşmuştur, bilerek veya bilmeyerek! Tükürdüğümüzü yalama zorunda kaldık!)

CİA'in Suriye sınırını kontrol ettiği, giriş çıkışların CİA kontrolünde yapıldığı söyleniyor. İskenderun otelleri'nin CİA ajanları ve El Kaide teröristleri kaynadığı söyleniyor. Yabancı uzmanlar buradaki çalışmaların ve göçmen kamplarının Türkiye'nin başına çok büyük işler açacağını söylüyor. Bu hususu aklımızda tutalım; 

Tayyip Erdoğan, ayak dirediği takdirde, kullanım tarihi de geçtiği için yerine Kılıçdaroğlu'nun geçirileceğini fark etti, buna göre siyaset değişikliğine mi gitti? 

Bu yüzden mi Tayyip Erdoğan'ın AKP MYK'sında bir değişikliğe gideceği haberi duyuluyor? Ardından Başbakan bir açıklama yapıyor ve Suriye'ye gireriz, Şam'da Emevi Camiinde namazımızı kılarız diyor.

Bu durumda bazı sorular akla geliyor. Ve tabi sorulardaki yeni durumlara göre yeni duruşlar gerekecek:

Birinci soru şu: Başbakan'ın Suriye'ye daha fazla seyirci kalamayız açıklaması ile ABD (ve onun sahibi İngiltere'nin) tehditlerine boyun eğdiğini mi anlamalıyız? Afyonkarahisar sabotjı sonrasında Orman Bakanı tarafından yapılan açıklamada hadisenin bir sabotajla ilgisi olmadığı, bir yabancı parmağı olmadığının söylenmesi, tam da bu hadisede kesinlikle bir yabancı parmağının olduğuna mı işaret ediyor?

Eğer tehditlere ve sabotajlara, şehirlerimize yapılan saldırılara boyun eğilmemesini istiyorsak ve başımızdakiler de buna uygun davranacaklarsa bu türlü büyük sabotajlara, suikastlara, adam kaçırmalara, işgal kalkışmalarına karşı her an tetikte olmamız gerekecek. 

İkinci soru: Tehditler kabul edilip Suriye'ye girilecekse bu takdirde asıl hedef'in Suriye değil Türkiye'nin bölünmesi olduğu hatırlanırsa, bu hükümet bölünmeye kesin onay vermiş mi olacak? Bu takdirde bir savaş ve ardından da muhtemel bir iç savaş'a hazırlıklı olmamız gerekiyor. Bu iç savaşın da ilk ateşinin Türkiye'nin bağrına kama gibi sokulan sığınmacı kamplarından geleceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. 

Üçüncü soru: Bu açıklamalarla bir zaman kazanmaya mı çalışılıyor? Önümüzdeki bir iki ayı bu şekildeki zorlu saldırılara büyük bedellerle karşı koyabilirsek sonrasını düzeltebiliriz diye mi düşünülüyor? Bu takdirde de AKP'nin dayanacağı yegâne güç olan Türk Milleti'nin -dünkü yazımda da bahsettiğim gibi- bilgilendirilmesi ve güçlendirilmesi gerekecek. Bu davranışın sonunda bazı büyük siyasetçilere suikastlar da yapılabileceğini değerlendirmek gerekir. Ne yazık ki AKP, uyguladığı açılım siyaseti, AB siyaseti ve Dış siyaseti ile Türkiye'yi her türlü saldırıya açık hale getirmiştir.

Tayyip Erdoğan'a zaman zaman verilen siyasi desteklerin karşılık bulup bulmayacağı ise Başbakan'ın yeni siyasetinin açıklığa kavuşması ve Türk Milleti'ne karşı daha net ve şeffaf olmasından sonra belli olacaktır.

Bu saldırılar, sabotajlar daha savaşın (Türkiye-ABD) başında olduğumuzu gösteriyor.

Gelecek günlerin çok daha zorlu geçeceğini tahmin etmek zor değil.

Sözüm size bize, hepimize...


[1] https://www.facebook.com/photo.php?fbid=360771870667738&set=a.129104667167794.29548.129062533838674&type=1&ref=nf

[2] http://www.guncelmeydan.com/pano/abdullah-gul-zehirlendigini-niye-gizliyor-hasan-demir-t32476.html

[3] https://www.facebook.com/photo.php?fbid=469120279775647&set=a.119897401364605.13381.118357081518637&type=1&ref=nf

Pakistan'da Neler Oluyor?

06 Eylül 2012

Orman bakanı Afyonkarahisar'daki sabotajı Pakistan'da da oluyor şeklinde sıradan bir hadise gibi açıkladı. Peki, Pakistan'da neler oldu? Kısaca bakalım.

Pakistan bugün tamamen ABD'nin egemenliğine girmiş durumda.

Bu yüzyılın başında İngilizlerin işgaliyle ve yönlendirmesiyle kurulan üç ülkeden biri olan (diğerleri Bengaldeş, Afganistan) Pakistan, hızlı bir gelişme sürecinden geçirildikten (sömürüyü kolaylaştırıcı yatırımlar yapıldıktan) sonra, önce İngilizlerin yetiştirdiği cemaatler ve onların liderleri (hocalar) iktidara getirildi. Sun'i bir refah ortamı yaratıldı. Bu arada Afganistan'daki Taliban (ki İngiliz ve Amerikan kuruluşudur) zulmünden kaçanlar Pakistan'daki mülteci kamplarına yerleştirildi ve tabi beraberinde kiralık katiller, sabotajcılar, ajanlar da bu vesileyle görünmez olarak Pakistan içlerine sızdılar. 11 Eylül saldırısı ve ABD'nin Afganistan'ı doğrudan işgaliyle ülkeyi terk etmek zorunda kalan diğer eylemci radikaller de Pakistan'a iyice çöreklendiler. O güne kadar nükleer silaha sahip olan, savaş uçaklarına, taarruz  ve savunma helikopterlerine ve bir de demokrasiye sahip olduklarını zanneden Pakistanlılar için denizin bittiği, karanın göründüğü ortaya çıktı. Çünkü çarşılarda canlı bombalar, eli silahlı teröristler, suikastçılar ve sabotajcılar ülkeyi kaosa sürüklediler. Yönetimi beceriksizlikle suçlayan ve Pakistan'ın Pakistanlılara bırakılmayacak kadar kendileri için önemli olduğunu ilan eden ABD ve İngiltere kıymeti kendinden menkul İngiliz yetiştirmesi mollalar ve talipler eliyle Pakistan'ı ve Pakistan halkını idare ediyor. Türkiye’deki gibi mülteci kampları Pakistan’daki sonun başlangıcı olmuştur vesselam.